Gökkuşağı Alabalığı Nasıl Türk Somonu Oldu
Gazeteci-Yazar Deniz Sipahi, Türkiye'de yetiştirilen gökkuşağı alabalığının nasıl "Türk Somonu" markasına dönüştüğünü kaleme aldı.
Size bir balık hikâyesi anlatacağım.Ama bu, sadece bir türün hikâyesi değil.
Bu, bilimle başlayan, stratejiyle büyüyen, Karadeniz’in derin sularından dünya sofralarına uzanan bir dönüşüm öyküsü. Adı; Türk somonu.
Aslında böyle bir balık türü yok. Ama şimdi dünya gastronomisinin gündeminde.
Her şey, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Su Ürünleri Merkez Araştırma Enstitüsü’nün yaptığı bilimsel bir çalışmayla başladı.
Gökkuşağı alabalığı gibi nehir balıklarının Karadeniz’de daha hızlı ve verimli büyüyebileceği kanıtlandı.
Sonuç? Türk somonu doğdu. Ve çok kısa sürede Norveç’in yıllardır elinde tuttuğu global pazarın en dişli rakibi haline geldi.
Bu hikâye, Türkiye’nin balıkta da dünya markası olabileceğinin kanıtı.
Her şey Anadolu’nun yüksek rakımlı, oksijen seviyesi yüksek sularında başlıyor.
Orada kuluçkadan çıkan yavrular, iç sulardaki kafeslerde 400 grama ulaşana kadar büyütülüyor.
Yani Ege’nin kıyılarında, Anadolu’nun göllerinde, nehirlerinde özenle büyütülen bu kuluçkalar; sonra özel havuzlara alınıyor, tırlarla kış aylarında Karadeniz’e; Trabzon, Rize, Samsun, Giresun, Sinop ve Artvin kıyılarına taşınıyor. Karadeniz’in açık denizindeki 50 metre çapında, 25 metre derinliğindeki kafeslerde doğal yemlerle besleniyorlar. Ve 6-7 ay gibi rekor bir sürede 3 kilograma kadar büyüyorlar.
Bu, Norveç’in ortalama 8-9 ayda ulaştığı hacme göre ciddi bir fark.
Bugün Türk somonu sadece hızlı büyümüyor. Aynı zamanda daha sağlıklı olduğu için de seviliyor.
Yüzde 30 daha fazla Omega-3 içeriyor.Daha az yağ oranı var. Protein kalitesi yüksek.
Düşük kolesterol, zengin selenyum ve A vitamini oranıyla fark yaratıyor.
Dünya bunu fark etti.
Michelin yıldızlı şefler Türk somonunu ve elbette levreğimizi mönülerine almaya başladı.Market raflarında Norveç somonunun yanına bir rakip eklendi.
Geçen yıl 78 bin ton Türk somonu ihraç edildi; 497 milyon dolar gelir elde edildi.
Bu başarının arkasında sadece su ürünleri temsilcileri de yok.
Turkish Cargo, pandemiyle birlikte bu ürünü stratejik bir şekilde dünya pazarına taşımaya başladı. Soğuk zincir, özel taşıma sistemleri, hızlı dağıtım sonuç verdi.
Ve tabii ki o somonlar, büyük ölçüde Karadenizli kadınların emeğiyle işlenip paketleniyor. Bugün Türkiye’de su ürünleri yetiştiriciliği, 2002’deki 50 bin ton üretimden 850 bin tona ulaştı.
İhracat geliri 2 milyar doları geçti. Bu sadece somonla sınırlı değil.
Levrek, çipura, orkinosta da fark yaratan bir Türkiye var. Türkiye artık deniz ürünlerinde bir yeni oyuncu değil, oyun kurucu aynı zamanda.
Ve en önemlisi...
Bu, Türkiye’nin denizdeki sessiz devrimi.
Somonla başlayan bu başarı hikâyesi, geleceğin su ürünleri stratejisinin ilk satırı olabilir.
VE BU SEFER GEÇ KALMADIK
“ÜÇ tarafı denizlerle çevrili bir ülke...” Bu cümleyi ilkokul sıralarında ezberledik. Ama ne tuhaftır, bu denizlerin sunduğu bereketin kıymetini anlamamız, anlatmamız ve dünyaya taşımamız için epey zaman geçmesi gerekti.
Karadeniz’in, Marmara’nın, Ege’nin, Akdeniz’in ayrı ayrı karakteri vardı, her birinin balığı bambaşka lezzet taşırdı.
Kültür balıkçılığı, özellikle Ege kıyılarında gelişmeye başladığında sadece üretimi değil, tartışmayı da beraberinde getirdi.
Ama zamanla, sıkı yasal düzenlemeler ve çevreye duyarlı yatırımcı profili ile birlikte Türkiye doğru yolu buldu.
Üretim arttı. Kalite yükseldi. İhracat coştu. Bu değişimin en parlak yıldızlarından biri ise şüphesiz Türk somonu oldu.
Gökkuşağı alabalığının Karadeniz’deki yolculuğu, Türkiye’nin su ürünleri sektöründe yazdığı ikinci büyük başarı öyküsü. Ve bu öykünün aktörlerinden biri de Türkiye Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçı Birlikleri Sektör Kurulu Başkanı Sinan Kızıltan.
Kızıltan; “Biz Türk somonunu sadece balık olarak değil; Karadeniz’in tüm doğasıyla, hikâyesiyle birlikte tanıtıyoruz” diyor.
Ve hedef büyük. 2035 yılına kadar 1 milyar dolarlık Türk somonu ihracatı. Ege’nin levreği ve çipurası bu yolu açtı.
Şimdi Karadeniz, somonuyla bu yolda emin adımlarla ilerliyor.
Ve bu sefer geç kalmadık.
URLA’DA ÇOKLUĞU DEĞİL YETERİ KADAR OLANI TERCİH ETMEK
ESKİYLE yeninin uyumunu çok seviyorum. Bir de farklılıkların uyumunu...
Acaba “uyumsuzluğun uyumu” mu demek lazım, belki de... O dört duvara ruh katan bakışlar, küçük dokunuşlarla bambaşka bir görüntü yaratanlar var ya, işte o beyinlere hayranım. Benim mimari tarzım galiba böyle...
Sadeliğin içinde patlayan objeler, hayran bırakan ayrıntılar ve insana hayal kurduran farklılıklar...
Evler, işyerleri, gidilen yerler insanların kişiliklerini yansıtır. İçimi ısıtan bir mekânda saatlerce kalabilirim. Müzik dinleyip, kitap okuyabilirim. Belki de ruhuma iyi gelen o mekâna bir Picasso tablosu gibi bakabilirim.
Türkiye’de çok başarılı mimarlar var. Bazılarını çok yakından takip ediyorum. Yaptıklarına gidiyor, geziyor ve hayallerimi zenginleştiriyorum. Funda Arkas da onlardan biri.
Bir Ege sevdalısı, Çeşme ve Urla aşığı... Çeşme’nin Alaçatı’nın ritmine uydu, harika işler yaptı.
Şimdi de Urla’da FAMM adını verdiği bir proje yapıyor. Ben Urla’nın özenle korunarak büyümesinden yanayım.
Şimdi çok moda kavramlar var. Sürdürülebilirlik gibi.
Ama bu kavramların içini doldurabiliyor muyuz?
İşte Funda Arkas’ın yapmak istediği de bu.
Yani Urla’nın değişimine uygun bir şekilde...
Doğanın ritmine uyumlu, sade ama dolu bir yaşam öneriyor. Ve bu yaşamın merkezinde doğaya saygı, yaşanmışlık ve sadelik var.
Funda Arkas’ın mimari vizyonu sadece estetik değil, etik de bir duruş.
“Zeytin ağaçlarını korumak için projedeki 150 villayı 87’ye düşürdük” derken kastettiği şey, sadece bir ağaç değil, bir yaşam anlayışı.
“Lüksü değil, konforu; çokluğu değil, yeteri kadar olanı tercih ediyoruz.”
Yeteri kadar tercih etmek; bu kavram üzerine de düşünün isterim. Bu yaklaşım her detayda hissediliyor.
Projedeki yapıların hiçbiri doğaya meydan okumuyor.
Zeytin ağaçlarına göre şekillenen bir yerleşim planı var. Taşınabilen ağaçlar özenle taşınıyor, sabit olanlara saygıyla etrafı şekillendiriliyor.
Ve ışığın kullanımına kadar önemli detaylarda sürdürülebilirlik gözetilmiş.
Kübik beton yapılardan uzak, cam kutular yerine nefes alan formlar tercih edilmiş. Bunların hepsi sadece bir estetik tercihi değil; bir duruşun parçası.
Projede konut sayısını azaltma pahasına araya bir gölet bile yapılmış.
Bu gölet, bitki yoğunluğu ile kendini temizleyebilen bir ekosistemle yapılmış.
İstiyorum ki; her yeni yaptığımız, eskiyle uyumlu olsun.
Urla’nın ruhuna, Ege’nin karakterine, hatta Türkiye’nin gelecekteki yaşam modellerine dair bir önerme sunsun.
Kaynak: www.hurriyet.com.tr